İçeriğe geç

Tembellik Hakkı – Paul Lafargue

Paul Lafargue

40 gün 40 gece düğün yapmak sizin için sadece bir deyimden mi ibaret? Bu ekonomik şartlarda ne düğünü dediğinizi duyar gibiyim. Vakti zamanında öyle bir dönem varmış ki insanlar tanıdıklarının eğlence yemeklerine katılım için 7 haftalarını harcarlarmış, malum at üstünde yolculuk zaten uzun sürer. Hayal edebiliyor musunuz? Tamı tamına 7 hafta! Böyle bir vakti herhangi bir dostun eğlencesine ayırabilmek kulağa çok tatlı gelse de o dönemin ufacık bir kusuru varmış, kölelik!

Çalışmanın sadece kölelere has olduğu, diğer kişilerin çalışmasının hoş karşılanmadığı bir dönem düşünün. Burada çalışmaktan kasıt beden işçiliği. Çalışmanın ayıplandığı bir dönem, ne kadar güzel değil mi? O dönemde mi yaşasaydık? Yok yok bu şansla biz kesin köle olurduk! 🙂 Peki kendilerine ait zamanları olan bu insanlar neler yapıyorlar? Bilim ve sanat için mi ter döküyorlar? En azından beklenti kafayı kullanmak, düşünmek üzerine.

Neyse ki kölelik kalktı da bütün insanlar özgür, eşit bir hayat yaşamaya başladılar, kendilerine ait zamanda neler yapabileceklerine özgürce karar verebiliyorlar(!) Mesela arkadaşımın davet ettiği eğlenceye 7 hafta olmasa da 1 gün ayırabiliyorum, gerçi patronum yıllık iznimi iş yoğunluğundan dolayı kullanamayacağımı söyledi ama olsun bu istisnai bir durum, normalde işler yoğun olmasa kesin izin verirdi(!) Neyse artık nasip arkadaşımın ikinci düğününe.

Buraya kadar okuyanlar umarım, ne anlatıyor bu değişik, demiyorlardır. Tembellik hakkımız nerede diyorum, 1 yılda 14 gün diyorlar, tek parça mümkün değil kullanamazsın, şu işler bir durulsun tamam söz sana 10 gün kafa izni, lütfettiniz, e bana bugün lazım, maalesef iş beklemez! İşte günümüz özel sektöründe tembellik hakkımız özetle bu kadar. 🙂 “O iş yerinde çalışılmaz, hemen istifa etmek icap eder.” Tabii tabii haklısınız oraya da geleceğiz.

Nedir yazarın savunduğu bu tembellik hakkı? Hiç çalışmamak demek midir? Yazar 19.yy’da Fransa’daki durum ile köleliği kıyaslayarak insanların hayatlarındaki vahim durumu bizlere göstermek istemiş. Kitap öfkeli bir dil ile yazılmış ve ses çıkarmayan, isyan etmeyen, bu durumu kendine reva gören işçilere de yüklenerek kaleme alınmış. 8 yaşına bile gelmemiş çocukların, bütün gün doğru düzgün yemek yemeden 15-16 saat çalıştırıldığı, bütün gün zor şartlarda çalışan insanların bir de evleri ve işleri arasında yol gitmek zorunda kaldığı, kendine vakit ayırmayı geçin daha günün yorgunluğunu bile atamadan ertesi gün tekrar çalışmaya gitmesi gerektiği, kendi ürettikleri ürünleri bile satın alıp-kullanabilecek kadar alım güçlerinin olmadığı, bilim-sanat-edebiyat-felsefe yapmayı bırakın daha dinlenmeye ve aileleri ile birlikte olmaya vakitleri olmadığı gibi acı durumlar yüzümüze vuruluyor. Yazar, bir dönem kölelerin ve mahkumların bile daha az çalıştığına vurgu yapıyor.

Neyse ki o dönemde yaşamıyoruz değil mi? Peki nasıl bir dönemde yaşıyoruz? İnsanların köle gibi çalıştırılacaklarını bildikleri işlere girebilmek için sırada bekledikleri ve torpili olmayanların o işi bile bulamadığı bir dönem.

Peki ne olmalı, nasıl olmalı? Nerede o öve öve bitiremediğiniz teknoloji ve makinalar, diyor yazarımız. Hani insanlar daha az çalışsın, sanayi insanlardan daha hızlı üretim yapan makinalara kalsın diyerek geliştiriyorduk bu makineleri, ne oldu? Tam tersi makineler ile insanlar yarıştırılır oldu, insanlar daha ucuza daha fazla üretim yapsınlar diye daha çok üstlerine gidilir oldu. Yazara göre insanların yaptığı işleri bir an önce makinelere yıkıp çalışma saatlerini mümkün olduğunca düşürerek, insanların kendilerine ayıracakları zamanları oluşturmamız gerekiyor. Günlük 3 saat çalışmak yeterli diyor, yazarımız. Bak bak ağzından da bal damlıyor üstadın! :))

1800’lü yıllarda koyulan 3 saatlik hedef bugün için bile hayal ancak bazı ülkelerde çalışma saatlerinin düşürülmesi sürekli gündemde, İngiltere’de haftada 4 gün çalışmanın denendiği şirketler var. Endüstri 4.0-5.0 gibi kavramlarla birlikte makinelerin bazı meslekleri ortadan kaldıracağı konuşuluyor. (1800’lerde de konuşuyordunuz ya neyse) Peki bu insanlar ne yapacak, sorusu da doğal olarak soruluyor. Ülkelerin, çalışsa da çalışmasa da belli bir geliri insanlara sağlaması gerektiği ile ilgili fikirler var. İşsizlik maaşı gibi ancak çalışsanız da çalışmasanız da bu gelir size verilecek. Neden bu tip bir fikir var detayı araştırılabilir ancak üretim yapıldığı müddetçe üretilen ürünü alacak müşterilere de ihtiyaç var. İnsanların hiçbir şey satın alamayacak seviyeye gelmesi kimsenin işine gelmiyor.

İnsanlar günlük 3 saat çalışsa kalan vakitlerinde ne yaparlar, nasıl hareket ederler, bu şekilde firmalar devamlılıklarını sağlayabilirler mi gibi bazı soruların cevapları kitapta yok. Kitaptan en iyi verimi alabilmek adına; kapitalizm, sosyalizm, komünizm ve toplum adına daha ne tür saçmalıklar varsa bilmek gerekiyor. Bu yüzden bazı kısımlarda eksik kaldığımı hissetsem de kendi adıma faydalı bir okuma olduğunu düşünüyorum. Saçmalık dediğime bakmayın, doğru yada yanlış hayatımızı kökünden etkileyen fikirleri bilmek ve doğru şekilde anlamak gerek. Ne kadar çok insan içinde bulunduğu sistem hakkında bilgi sahibi olursa o kadar iyi. Kısa nacak etkileyici bir kitap, her fikir gerçekleştirilebilir olmasa bile doğru soruları sormak çok kritik, toplumca doğru soruları sormamız gerek. Keyifli okumalar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir