Sam Savage
Özgür Yayınları
Çeviri: Kemal Küçükgedik

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum, bu kitap bir çocuk kitabı değildir. İçerisinde çeşitli küfürler veya argo kelimeler barındırmaktadır. Ayrıca işlenen konunun derinliğini anlamak bakımından da yaşın önemli olduğunu düşünüyorum. Birilerine önermeden önce bu durumu göz önünde bulundurmanızı tavsiye ediyorum.

Bu uyarıyı yaptıktan sonra sizlere kitaptan bahsedebilirim. Fare Firmin’in nasıl ve ne şartlarda doğduğunu anlatmasıyla başlayan hikayesini kendi ağzından dinliyoruz. Firmin 12 kardeşi ile birlikte dünyaya gelen bir fare veya sıçan. Annelerinin sütü, 13 kişilik bu dev kadronun hepsine yetecek durumda değil. Orman kanunlarının da devreye girmesi ile minyon faremiz Firmin aç kalmaya başlıyor. Açlığını bastırmak için yatağı olan kitap sayfalarını kemiriyor ve sayfaların lezzetini de beğeniyor. Yediği sayfalardaki garip çizgileri anlamlandırabildiğini de fark eden faremiz entellik yolculuğunun ilk adımlarını atmış oluyor ve kitapları yemek dışında okumaya da başlıyor.

Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi Firmin’in, bebekliğin verdiği o merak duygusu ile dünyayı nasıl keşfettiği. Yazar bu durumu bizlere çok güzel bir şekilde aktarabilmiş. İnsanlar büyüdükçe etraflarında olan biten her şeyi bildikleri veya anlayabildikleri yanılgısına kapılıyorlar. Neden buna yanılgı dediğimi şöyle izah etmek istiyorum; tabii ki yetişkin bir birey bir çocuktan veya bir bebekten daha çok şey biliyor ancak çevresinde olan biten her şeyi bildiği veya anlamlandırabildiği fikri bir yanılgı. Çoğu şeyi sadece kabullenip arkasındaki sebepleri veya incelikleri görmüyoruz, merak duygumuzu kaybediyoruz.

Çocuğunun sorduğu “Bu nedir veya bu neden böyledir?” gibi bir soru karşısında donup kalan, bir cevap üretemeyen ve geçiştiren ebeveynler muhakkak bu durumun farkına varmışlardır. Sorunun saçma olduğu bile düşünülür ama gerçekten öyle midir? İnsan belirli bir yaştan sonra “bulutlar neden beyaz, deniz neden mavi, neden bazı hayvanları beslerken bazılarını pişirip afiyetle yeriz?” gibi veya daha değişik bir çok örnek verilebilecek soruları düşünmüyorlar. “Ee ne olmuş?” diyecekler olabilir, bunlar basit sorular diyebilirsiniz. Benim burada dikkatinizi çekmeye çalıştığım şey soru sorma yeteneğimizin, merak ve çevre farkındalığımızın hızla düşüyor olması. Belirli bir yaştan sonra hedef dediğimiz şeylere kendimizi kaptırıp o hedefe doğru giderken hem fiziksel hem ruhsal olarak çevremizde olup bitenleri kaçırdığımız veya bilerek göz ardı ettiğimiz açık.

Ailenizin, arkadaşlarınızın, çevrenizdeki insanların ruhsal durumlarının farkında olmamak veya hergün geçtiğiniz bir caddenin, sokağın değişikliklerini fark etmemek gibi bazen basit bazen de çok ciddi şeyleri gözden kaçırıyoruz. Bence bunun en büyük sebebi de anlatmaya çalıştığım bu merak duygusunun azalması, soru sormamak, etrafımıza yeterince önem vermemek ve inceleyici gözlerle bakamamaktır. Kitabı okudukça ve Firmin’in çevre hakkındaki yorumlarını okudukça içimde hissettiğim duygu buydu, kendi kendime “çevreyi yeniden bu meraklı gözlerle inceleyebilecek miyim acaba?” sorusunu sürekli sordum.

Entel, serseri sıçanımız Firmin, etrafta gördüğü insanları kategorilere ayırmak için onlara etiketler veriyor, isminin yanına sıfatlar ekliyor. Hepimizin hayatı boyunca yaptığı ama belki de fark etmediği bir davranış biçimi bu. Sevdiğimiz insanlar için kafamızda dost canlısı, sıcak kanlı, yardım sever…vs. gibi etiketler verirken sevmediğimiz insanlara ise; iki yüzlü, yalancı, saygısız…vs. gibi etiketler yapıştırmamızdan bahsediyorum. Tanıştığımız her insan için kafamızdan böyle şeyler geçer ve birisine kafamızdan bir etiket verdikten sonra o etiketin değişmesi zordur. Hatta tanımadığımız insanları bile hal ve hareketlerine göre, giyim kuşamına göre, konuşma tarzına göre kafamızda bir kalıba sokarız, tıpkı Firmin’in yaptığı gibi.

Kitapta yazar bolca filmlerden, müziklerden, diğer yazarlardan ve eserlerinden bahsetmiş. Yazar okurlarına Firmin’in entelliğini hissettirmiş ve adeta “getirin serseri faremize bir fular!” demiş. Okudukça kitap okumayı daha da seven ve okudukça dünyayı anlamlandırmaya başlayan faremiz Firmin’in bir kütüphane üzerine düşmesi de tabii ki tesadüf değildir. Bu güzel romanın kitap okumayı sevdirebilecek de bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Esprili bir anlatımı olan yazar, az ve dozunda bir argoyla kitabın samimi bir yapıya bürünmesini sağlamış ya da böyle olmasını amaçlamış diyebilirim.

Yaşadığı tüm maceralar boyunca yalnızlığını derinden hissetmemizi sağlayan Firmin, olaylara her ne kadar esprili yaklaşmaya ve bizi güldürmeye çalışsa da yalnız olmanın verdiği burukluk ve hüznü de içimizde hissetmemize sebep oluyor. Bu yalnızlığın en büyük sebebinin iletişim kuramamak, iletişim kurabilecek bir yol bulamamak olması da insanı gerçekten derin düşüncelere itiyor. Bir yazarın hayatının nasıl olduğu konusuna da değinen yazarımız, okurların beklediği ve aslında olan şeklinde değişik bir bakış açısı ile bir yazarın hayatını sunması da benim hoşuma gitti. Genel olarak basit, sade ve akıcı bir yapıda gibi görünen kitabın anlattığı şeyler bana göre içerisinde, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken, derin konular barındırıyor.

Kategoriler: Kitaplar

0 yorum

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: